reklam store

21 Eylül 2008 Pazar

Ev Arkadaşlarım


Not:Bu resmi çektiğim zaman Güneşi ilk kez sokağa çıkarmıştım.Kucağımdaydı ve boynuma sıkı sıkı sarılmıştı. O zaman daha küçüktü. Kendisini ağaçlarla tanıştırıyor tırmanmayı doğuştan bildiğini göz ardı ederek ona antrenman yaptırıyordum.

Sevgili kedim ve ben yine bilgisayarın başındayız. Şu anda artık kullanmaktan vazgeçtiğim masaüstü bilgisayarımın artık kullanmaktan vazgeçtiğim kasasının üzerinde oturuyor. Arada bir başını okşuyorum. Fonda Farid Farjad var tabiî ki. Bu arada kedimin adı Güneş. Ben ona ballı kaymağım diyorum.Bazen ısırgan otum, bazen zümrüt gözlüm. Yanımdan hiç ayrılmıyor. Beni yalnız bırakmıyor. Nankör olan insanların kedilere nankör demelerine de aldırmıyorum.



Not:Bu denizin gerçek fotoğrafı değil internetten buldum.

En son bir balık aldım beta cinsi. Çok güzel parlak mavi yüzgeçleri ve kuyruğu var. Adını deniz koydum. Deniz gibi mavi, deniz gibi derin. Betalar yalnız yaşamayı seven balık türlerinden. İnternetten araştırdığıma göre asıl vatanları asyaymış.Pirinç tarlalarında yaşıyorlarmış.Oldukça dayanıklılar, zor şartlara alışkınlar.Yalnız ve güçlü. Ayrıca oldukça kavgacıymışlar. Dişi hem cinsine bile saldırganca davranabiliyorlarmış. Sudaki oksijen yetersiz olduğunda havadaki oksijeni kullanabiliyorlar. Denizin suyun yüzeyinde oluşturduğu köpükleri sadece oksijen alışverişi olarak yorumluyordum ama aslında onlar yavruları için oluşturduğu köpük yuvalarmış. Dişi yumurtladığı zaman erkek yumurtaları bu köpük yuvalara taşıyormuş.Tabi sonrasında dişiyi hemen yavruları da bir süre sonra yanından almak gerekiyormuş.Malum bizim beyefendi yalnız kovboy ya. Hem bu kadar güzel hem yalnız ilginç. Sakın bu cümleyi kurdum diye yalnız olmamak için en önemli şartın güzellik olduğunu düşündüğümü sanmayın. Böyle düşünmüyorum. Şartlar yanınızda kimin olmasını istediğinize göre değişir. Şimdi aklıma izlediğim dizideki bir replik geldi. Kız şöyle diyordu gece gibi karanlık gözleriyle ışıldayan yıldızlara bakarken: “Ben kutup yıldızı olmak isterdim.Yalnız ama güçlü ve daima insanlara yol gösteren.” Aynı bizim deniz gibi. Eee kimin balığı. Denizi satın aldığım yerde küçük kesilmiş bir pet şişenin içinde tutuyorlardı.Çok hareket edecek yeri yoktu. Eli kolu bağlıydı sanki ama yaşamaktan vazgeçmiyordu. Sadece nefes almak değildir yaşamak diyorlar ya ki bunu birde nefes almakta güçlük çeken astımlı birine sormak lazım, onun için hayat nefes almak ve yem yemekti. Şimdi hiç olmazsa yüzecek daha geniş bir alana sahip. Şimdi onun için hayatın anlamına hiç olmazsa birde yüzmek eklendi.Beta cinsi balıklar zor şartlara dayanabiliyorlar, çok hareket etmiyorlar diye onları hep böyle hak etmedikleri şartlarda görüyoruz akvaryumcularda.Bir de yalnız yaşadıklarından her biri için ayrı bir akvaryum ayırmak işlerine gelmiyor sanırım.





En son ise internetten iguana sahiplerinin yazdıklarını okudum. Tabi bunda evimizin yakınındaki evcil hayvan dükkanına iki üç tane iguananın gelmiş olmasının da payı yok değil hani. Onlar henüz yavruydular. Yeşil küçük sevimli. Ama okuduğum kadarıyla bakımları oldukça zahmetliymiş. Sadece hayvanı 100 ytlye satın alıp uv lambası vs ile bir yaşam alanı oluşturmayla kalmıyor iş. Zamanla büyüyecekler ve oldukça uzun ömürlüler. Hangi türden olursa olsun bir evcil havyan sahiplenirken onu sevmenin yanında şimdi ve ileride bakacak duruma ve ortama sahip olmak gerekiyor. Önemli bir sorumluluk altına girildiğinin farkına varılması gerekiyor. İşte tam ben bu satırları yazarken gece ikide elektrikler kesildi.Bende yazıma şimdi devam ediyorum.



Yalnız iguana sahiplerinin forumlarda bilgi alışverişi ve yardımlaşma için yazdıkları çok hoşuma gitti.Beni gülümsetti. Sempatik bir kelime seçmişler sevgili ev arkadaşlarından bahsederken. Benim igum bugün kaçtı yok su içmiyor garip bir ses çıkardı gibi şeyler yazmışlar. Çok sevimliydi gerçekten hoşuma gitti. Uzun bir forum olduğundan zamanım müsait olduğunda tekrar gülümseyerek okumaya devam edeceğim. Bilgi almak açısından böyle forumlar faydalı oluyor gerçekten. Benim iguanam yok ama onun dışındaki her şey var diyebilirim evimizde.Bir kedim,bir köpeğim, bir ördeğim, bir balığım ve bir güvercinim var. Aslında keçileri, kuzuları,tavukları,horozları, eşekleri filan da çok seviyorum ama onun için bahçeli bir ev almamız lazım.İleride düşünüyorum aslında çiftlik gibi bir yer almayı. Hem yaşadığım şehirde veya yakınında olacak istediğim zaman gidebilmem için hem de sakin ve huzur dolu.



Önceki yazımdan hatırlayacağınız gibi iki güvercinimi kafesin kapılarını açıp özgür bırakmıştım.10 gün kadar kafeste duran gelmedi ama ilk aldığım güvercinlerden biri olan Özgür arada yem yemek ve su içmek için kafesine geri dönüyor. Bizim balkon ile karşıdaki apartman arasında gidip geliyor. Kendisi bango cinsi beyaz bir güvercin. Takip ettiğim kadarıyla grili siyahlı iki tane de arkadaşı var. Balkonumuza geri geldiğinde onu yakalamaya çalışırken çok eğlendim doğrusu. Sinsi bir panter gibi yavaş yavaş yaklaştım yanına ve dakikalarca sabırla bekledim. Girişimlerim başarısız oldu ama zaten onu hapsetmekten yana değilim. İstediği zaman gelip gidiyor işte.Arkadaşları da var. Özgür ve mutlu yani. İşte ev arkadaşlarım ve ben birlikte mutluyuz.

09 Eylül 2008 Salı

Farid Farjad ve Büyülü Şarkıları



Şu anda Farid Farjad’ı dinliyorum. Farid Farjad İranlı bir keman virtüözü. Çok özel bir insan. Ben hayatımda bu kadar güzel şarkılar dinlememiştim. Sanırım Farid Farjad’la buluşmamız kaderin bir yazgısı. Geçen gün otobüste bir kızla tanışmıştım. O da benim gibi keman kursuna gidiyormuş. Ben o gün keman kursuna gidiyordum. O konservatuar sınavlarına hazırlanıyormuş. Birbirimize msn adreslerimizi vermiştik. Konuyla ilgili sohbet ederiz diye. O bana Farid Farjad’ı önermişti.Ancak yoğunluktan araştırıp dinleyememiştim. Nerden bileyim bana büyülü bir dünyanın anahtarını sunduğunu. Bugün oruçlu değildim.Ve çok güzel tereyağlı İskender yaptıklarını ve yanında maşrapada nefis bir ayran verdiklerini bildiğim bir restorana gittim. Bir süre sonra insanı derinden etkileyen büyülü bir müzik çalmaya başladı. Zaten çok otantik dekorasyona sahip bir yerdi. Hem mekanı yaşıyordum hem de yediklerimin lezzetine odaklanıyordum. Ve o büyülü ses beni hüzünlerle, güçlü hislerle dolu kendi dünyasına çekti. Hesabı isterken böyle güzel keman çalanın kim olduğunu öğrenmek istedim. Farid Farjad dediler. Farid Farjad. Hemen bir müzik markete koştum oradan çıktıktan sonra. Bu muhteşem virtüözün cdlerini bulamadım ama internetten benim için bulabileceklerini söylediler. Akşam görüşmek üzere sözleştik. Eve geldiğimde aresten bir iki parçasını indirdim. İnanılmazdı. Cennete açılan bir kapı gibiydi. Daha önceden dinlememiş olmam gerçekten büyük bir kayıp. Sonra biraz araştırınca gördüm ki 19 Eylülde Ankarada odtüde saat 20.30 da konseri var. Ama sanırım öğrencilere ve dışardan gelenlere açık değil.Yer olursa açık olacakmış. 21 eylülde de yine Ankarada nefes barda saat 21.00 da bir konser verecekmiş. Hemen gidip otobüs ve uçak biletlerinin fiyatını öğrendim.Öncesindede nefes barı arayıp bilet fiyatlarını sordum. 30 ytl. Ama büyük ihtimalle İstanbul’a konsere geldiğinde gideceğim.Resmi sitesi http://www.faridfarjad.net/ Bu arada gittiğim havayolu biletleri satan seyahat acentasından da bir iş teklifi aldım. Ama aldığım diğer teklifleri değerlendireceğimden hafta içi boş vaktim kalmıyor. Bu aralar kısmetim çok açık canım. İnşallah hep böyle güzel devam eder.
Sonra akşam 8 gibi müzik markete gittiğimde internetten bulamadıklarını söylediler ama ben eve dönünce buldum. Benden kaçmaz. Hem de ilk dört albümü artı 2006 yılında çıkardığı son albümü Anroozha. İnternette onunla ilgili yapılan yorumları okudum gerçekten iyi tanımlamalar yapılmış şarkılarının hissettirdikleriyle ilgili. Kendisi dünyanın en iyilerinden ama bende onun gibi keman çalmak istiyorum. Farid Farjad’ı odamda büyümekte olan dut, ceviz,erguan ve iğde fidanlarımla birlikte dinliyoruz. Bu arada aralarına üç güzel daha eklendi. Tepeleri kırmızı,sarı ve şeker pempesi olan üç küçük güzel kaktüs. Bir ara resimlerini çekince eklerim.Bu arada kedimin de keman sesinden hoşlandığından bahsetmiş miydim? Ben keman çalarken o da şarkı söylermiş gibi sesler çıkarıyor. Miyavlamaya başlıyor. Yada patisiyle kemanımın yayına dokunmaya çalışıyor. İşte böyle sevgili kedimle cips yiyiyoruz, keman çalıyoruz,keman dinliyoruz.Bazen kendimiz söylüyoruz kendimiz dinliyoruz. Yarın arkadaşlarıma da söyleyeceğim. Bu büyülü, kendisine aşık eden şarkıları onlarda dinlemeye başlayacaklar. Gerçekten derinden etkilendim. O çalmaya başlayınca her şey susuyor. Sihirli parmaklarıyla başka bir dünyanın kapılarını aralıyor. Sizi ruhunuzun derinliklerini keşfetmeye çağırıyor daha önce hiç duymadığınız hüzünlü notalarıyla. Bence evet deyin ve bu büyülü dünyanın kapılarını sizde aralayın.

31 Ağustos 2008 Pazar

Üzgündüm!



Bugün kendimi kötü hissediyordum. Değersiz,önemsiz hiç kimse için anlamı olmayan biri olarak. Hatta iki güvercinim vardı. Onları bile saldım. Kimseyi zorla tutamam yanımda dedim. Bırak istedikleri yere uçsunlar. Özgür olsunlar üzgün değil. Hatta yaşamıyor olsaydım böyle zor kararlar vermek zorunda kalmazdım dedim. Herkesin hayatından çıksam, yok olsam artık kimseyi üzmemiş olurum diye düşündüm. Üzülmemiş olurum. Her şey üstüme üstüme geliyordu. Kendimi incinmiş hissediyordum. Sanırım oldukça hassasım. Başarısız olacağımı düşünüyordum. Hep mutsuz olacağımı. Çok halsiz ve bitkindim. Hiç bir şey yapmak istemiyordum.Hiç kimsenin beni anlamadığını, anlamak istemediğini düşünüyordum. Düşünecek o kadar çok şey vardı ki. Hiçbir şey için gücüm yoktu. Ne yemek yemek ne de yapmak. Sadece yemek zorunda olduğum için yiyiyordum. Her şey anlamsız geliyordu. Bu anlamsızlığın içinde benimde bir anlamım yoktu. Her şeyin yok olduğu anlamını yitirdiği yerde benim ne işim vardı ki. Beni düşünen, hatırlayan, önemseyen, ilgilenen, merak eden seven kimse yok gibi geliyordu. Hiçbir zaman mutlu olamayacağım dedim. Hiçbir zaman. Sonra bilgisayarımdaki bazı resimlere bakmaya başladım. Mutlu olduğum anları gördüm. Gülümsediğim, sevimli gözüktüğüm. Bu resimlerde bana değer veren insanları gördüm. Yanlarında mutlu olduğum zamanları hatırladım. Ne kadar güzel yerlere gitmişim. Annemle babamın resimlerine baktım. Beni ne kadar sevdikleri aklıma geldi. Bütün dünyaları olduğum. Özledim onları. Bu resimlerde beslediğim sokak köpeklerini gördüm. Beni görünce kuyruklarını sallayıp, ne kadar sevindiklerini hatırladım.



Bu resimlerde arkadaşlarımı gördüm. Bana söyledikleri güzel sözleri hatırladım. Birlikteyken nasıl eğlendiğimizi. Çayırda,çimende, dağda bayırda, deniz kıyısında çekilmiş fotoğraflarımı gördüm. Bu noktaya gelmek için ne kadar çabaladığımı hatırladım. Neleri başardığımı, neleri aştığımı, neleri öğrendiğimi. Bunlar boşuna mıydı dedim. Her şeyi tek kalemde silecek misin? Güçlü olmak zorundasın, savaşmak zorundasın. Koş yoksa düşersin. Sonra engelli insanları düşündüm. Ne kadar zor şartlarda yaşadıklarını, ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını, psikolojilerini. Ama yinede yaşadıklarını, çaba sarf ettiklerini, bazen normal insanların başaramadığı şeyleri başardıklarını. Benimse başarılı olmak için kendimden başka engelim yoktu. Sadece her şeyi bir kenara bırakıp konsantre olmalıydım. Sonra bir arkadaşım telefon etti. Hem de Hiç beklemediğim bir anda. Çocukluk arkadaşım. Sesini duyunca bütün kederim dağıldı. Birlikte çocukken nasıl eğlendiğimizi hatırladım. Çocukluk günlerimi. Kardeşim gibiydi. Hep birlikteydik. Bazen uykudan uyanıp gözlerimi açınca başucumdaki koltukta ilk önce onu görürdüm. Yada uyanınca hemen onu çağırırdım. Evlerimiz bitişikti. Sesini duymak iyi geldi. Şimdi evli ve 3 yaşında bir kızı var. Umarım hep mutlu olur ailesiyle çocuğuyla. Beni çok onurlandıran bir teklifte bulundu. Kabul etmem çok mümkün değil tabi ama yine de çok hoşuma gitti. Beni araması, hatırlaması, düşünmesi. Hem de hiç beklemediğim anda. İşte hayat sürprizlerle dolu. Boşuna üzüldüğümü düşündüm. Her şey olacağına varır. Hayat sürprizle, mucizelerle dolu dedim. Yalnız değilim. Sen sadece kendine olan saygını sevgini kaybetme. Seni üzmelerine izin verme.
Üniversitedeyken kurallara uyan değil kuralları koyan olacağım derdim. Sonrasında kuralların ne kadar önemli olduğunun farkına vardım. Prensiplerin. Bence herkesin prensipleri olmalı ve başkalarınınkilere de saygı gösterilmeli. Değer veren saygı ve anlayış gösterir. Tabi bu belirli bir olgunluğu gerektiriyor. Vücudumuzun bile belirli bir düzeni var. Belirli kurallara göre işliyor. Kurallara uymayan bir hücre aşırı çoğaldığında örneğin kanser olunuyor. Sonrada o kanserli kısmın alınması gerekiyor. Tabi kurallarda mantık süzgecinden geçirilmeli. Tabi kendinize prensip olarak seçtikleriniz elbetteki, mantık süzgecinden geçirilmiş üzerinde düşünülmüş, deneyimlerinize dayanarak oluşturduğunuz kurallardır. Şimdi biraz daha iyiyim. Siz de kimsenin sizi üzmesine izin vermeyin. Kendinizin bile. Değerlisiniz tıpkı benim gibi. Değerli ve sevilmeye layık. Unutmayın ki hayat sürprizler ve mucizelerle doludur.

29 Ağustos 2008 Cuma

Bugün çok güzel bulutlar gördüm!

Sizde bulutlara bakıp hayal kurar mısınız? Ben bu gün çok güzel bulutlar gördüm. Bulutlara bakıp şekillerine göre onları yorumlamak hoşuma gidiyor doğrusu.Beni gülümsetiyor. Bugünkü güzel bulutlar otobüsün camından bakarken dikkatimi çekti. Aklım bir karış havada değildi ama başım havadaydı. Bu beğendiğim sevgili bulutun resmini ekliyorum ama tam olarak böyle görünmüyordu.



Onları benim gözlerimle görmeliydiniz. Biliyorsunuz bulutlar sürekli yer değiştiriyorlar. Ben tam o anda fotoğraflarını çekemedim. Telefonumdaki resimlerin sayısı çok artmış.Yer açayım derken aslında bu güzel görüntüyü kaçırdım.İnsanlar herhalde kim bu deli demişlerdir. Otobüs durağına bir sürü insan ve otobüs gelip gidiyor, herkes koşuşturuyor ve ben bu karmaşanın içinde bir köşede durmuş cep telefonumu gökyüzüne doğrultmuşum. Güzel bulutların resmini çekiyorum. Nasıl görünüyorlardı biliyor musunuz? Hani böyle kar yeni yağmaya başlar. Yağan karı izlersiniz, acaba tutacak mı diye düşünürsünüz. Yağmaya devam eden kar her yeri ince bir tabaka halinde kaplar. Kalın değildir ama yerin görünmesine izin verecek kadar da ince değildir. Sonra insanlar üstünde gezinmeye başlar ve minik izler oluşur. İşte böyle bir görüntüydü. Kar her zaman gökyüzünden yağar ama bu sefer sanki gökyüzüne yağmış gibiydi. Diğer bulutlar pofuduk pofuduk batmak üzere olan güneşi kapatıyorlardı ve güneşin parlak ışıkları bulutların arasından sızıyordu. Bu bulutların arasından ince bir kar tabakasına benzeyen benim bulutlarım görünüyordu. Cümleye bakar mısınız? Benim bulutlarım. O kadar beğendinse alıp eve götürseydin diyeceksiniz. Evet onları zihnime kaydedip eve getirdim. Benimleydiler, yazımı okuyorsunuz bulutlarım şimdi sizin yanınızdalar. Onlara iyi bakın. Akşam üstü yağmur yağacağını düşünmüştüm ama hala yağmadı. Bulutları sevdiğim gibi yağmuru da seviyorum. Küçükken yani aşağı yukarı üç buçuk yaşındayken uçakla seyahat ettiğimde bulutların kar olduğunu zannederdim. Annem onların bulut olduğunu söylese de ben kar olduklarında ısrar ederdim. Birde bahçemizdeki karıncaları izleyip nasıl birbirlerine çarpmadan yürüdüklerini merak ederdim. Şimdi büyüdüm. Bulutların kar olmadığını biliyorum. Ve karıncalar gibi biz de istiklal caddesinde veya diğer kalabalık yerlerde birbirimize çarpmadan yürüyebiliyoruz. Ama içimde hala küçük bir çocuk var.

26 Ağustos 2008 Salı

Lays Gurme Parmesanlı



Kedim ve ben lays gurme parmesanlı cipsi çok sevdik. Benim gibi o da ağzının tadını iyi biliyor. Lays’in bu yeni ürünü %25 oranında daha az yağlı ve biraz daha kalın önceki çeşitlere göre. Cipsi ağzınıza attığınızda parmesan peynirinin o yoğun tadını hemen hissediyorsunuz. Gerçek bir lezzet. Aslında cips benzeri şeyler doğal olmadığı ve kızartma olduğu için çok sağlıklı değil. Ama şimdi yeni bir tat çıkmış, yeni bir lezzet, hayatımıza yeni bir renk denemeden olur mu. Lezzetli olduğunu iddia eden bir cips diğer sıradan cipslerin arasından bana göz kırpıyor. Ben buradayım, ben buradayım diyor. Denemeden geçebilir miyim? Tanesi 2 ytl olan bu cipsi bir solukta bitirmek mümkün olmuyor.İnsan susuyor.O yüzden ilk kısmını açlığımı bastırması için diğer kısmını ise televizyon ya da bilgisayar başında keyif yapmak için kullanıyorum. Henüz rokfor ve feta kırmızı biberlisini denemedim. En kısa sürede onları da deneyeceğim. Tabi kedim de deneyecek. Ben paketi, ambalajı olan bir yiyecek aldığım zaman üstündeki her şeyi mutlaka okurum. Ambalaj da önemli,ambalajın üzerinde ne yazdığı da, ambalajın içindekinin ne kadar lezzetli olduğu da. Paketin arka kısmında şöyle yazıyordu. “Farklı deneyimlere, yeni tatlara açıksınız.”Hmm evet öyleyimdir. “Türk mutfağından olduğu kadar dünya mutfağından da hoşlanıyorsunuz.” Eveeeet öyleyimdir. “Seçicisiniz ve ağzınızın tadını iyi biliyorsunuz.” Brrravo aynen. Böyle iltifatlara devam etseydi ne güzel olurdu ama geride yazılı olanlar bu kadar önemli ve etkileyici değil.Yani size kendinizi özel hissettirmeye önce ambalajdan başlıyorlar sonra sıra lezzette. Kendimizi özel hissetmeye önemli hissetmeye ne kadar da ihtiyacımız var. Çok eskiden sinemada bir film izlemiştim. Psikolojik gerilim gibi bir şeydi. Filmde cinayetler filan olmasına rağmen konu zekice işlenmişti. Orada yakaladığım edindiğim bir izlenimi,psikolojik bir öğeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Küçük bir çocuk vardı. Babaannesi ona çok kötü davranıyordu. Sürekli onu aşağılıyordu. Eleştiriyordu. Değersiz,önemsiz bir hiç olduğunu vurguluyordu onu takdir etmek bir yana. Filmin ismi de ejderhalı bir şeydi tam hatırlamıyorum. Sonra çocuk büyüyünce seri cinayetler işleyen bir katil oluyor. Bu olağan bir sonuç gibi gözükebilir tabi.Ama benim filmden yakaladığım ve çıkardığım fikir ilginçti.Adam cinayetlerin ardında bazı ip uçları bırakıyordu. Herkes katili merak ediyordu. İnsanlara bir şekilde önemli olduğunu hissettirmeye çalışıyordu bu yolla. Bakın ben önemliyim,güçlüyüm zekiyim gibi mesajlar vermeye çalışıyordu.Vücudunun tamamına da ejderha şeklinde dövme mi yaptırmıştı ne. Vaaay dedim. Yaptıkları çok kötü tabi ama aslında ne kadar acınası durumda.İnsanın kendisinin önemli olduğunu hissetmesi bunun hissettirilmesi ne kadar da önemli. Bu verilmezse insan “önemli,değerli hissetmek hakkımız, söke söke alırız” gibisinden nasıl da olmadık şeyler yapabiliyor. Bir de filmden çıkınca şöyle demiştim.”Babaanneme söyleyeyim de bana iyi davransın.” İşte bu cipste lezzetiyle insana kendini özel hissettiriyor. Kendimi özel hissetmek için bu küçük fırsatı neden kaçırayım? Ama fazla yememek lazım biliyorsunuz kızartmalar kanserojen. Ben yaşamak istiyorum. Yeni lezzetleri tatmak için,üretmek için, iyi bir iz bırakmak için hayata,mutlu olmak için,sevdiklerimle birlikte olmak için, sevmek için,sevilmek için. Bu arada lays gurme parmesanlının resmini bulamadığımdan bu resmi kullandım.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Otobüs beklerken canınız sıkılmasın!



Özellikle acelemiz varsa otobüs beklerken canımız sıkılır. Kendimizi huzursuz hissederiz. Ama ben acelem olmadığı zamanlarda şöyle düşünürüm. Otobüsün gelmesini bekliyorum, ümit ediyorum. Hayat da böyle değil mi zaten? Hep bir şeyleri bekliyoruz, hayal ediyoruz, ümit ediyoruz. Bazen çaba sarfetmeden önce bazense sonra. Ve beklemek ümit etmek hayal kurmak bizim için ne kadar önemli. Her şey hayal etmekle başlar.Davranışarımız düşüncelerimizin ve hislerimizin bir yansımasıdırlar.Beklemeden ümit etmeden yaşayamazdık sanırım. Her şey istediğimiz zaman gerçekleşseydi aslında canımız sıkılırdı. Beklemenin ümit etmenin hayal etmenin verdiği heyecanı yaşayamazdık. Bazen stres yaratıyor tabi o ayrı.Her zaman bekliyoruz başarılı olmayı, mutlu olmayı,iyi bir geleceğe sahip olmayı,sevmeyi,sevilmeyi. Bazen çaba sarfetmeden önce bazen sonra. Otobüs beklemek de bunun gibi işte. Bu binbir beklemelerden biri. Ve zamanı gelince gelecek. Her şeyin bir zamanı vardır bence. Bazen zamanını biz tespit ederiz. Ya da öyle zannederiz. Bazen de zamanını bizim tespit edemeyeceğimiz ama zamanı belli şeyler vardır. Peki ya otobüsü kaçırırsanız? Muhtemelen bir sonraki otobüs gelene kadar sıkılmaya devam edeceksiniz. Ya da bu zamanı eğlenceli bir hale dönüştürebilirsiniz. Ben genellikle seyahat ederken ki otobüs beklemek de buna dahil müzik dinlemeyi severim. Dinlediğiniz şarkı sizi kendi dünyasına götürüyor. Siz artık orda otobüs bekleyen kişi olmuyorsunuz. Şarkının götürdüğü yere gidiyorsunuz. Bazı şarkılar var ki bu şarkıyı yapanın hislerini aynen hissettiriyor size. Hem de iliklerinize kadar.İnsanı derinden etkileyen şarkılar,bazen aşkla bakan gözler kadar etkilemeyi başarıyor insanı. Örneğin Emre Aydın’ın şarkılarının bu tür şarkılardan olduğunu düşünüyorum.Ya da Ferhat göçer’in son şarkısı “biri bana gesin o da sensin gibi” Ama otobüs durağında beklemeyi, alışık olmadığımız şekilde eğlenceli hale getirebilenler de var. Örneğin Londra da bir otobüs durağı Bruno Taylor tarafından bekleyenlerin çocukluklarındaki gibi sallanabilecekleri şekilde dizayn edilmiş.Enteresan doğrusu.



Hani bazen derler ya elinden geleni yap, elimden geleni yaptım. Biz sadece elimizden geleni yapabiliriz. Ve bazı şeyler bizim elimizde değildir. Her şeyi kontrol edemeyiz. Her şeyi kontrol etmeye çalışmak da doğru değildir zaten. Konuyla belki alakası yok ama içimden geldi yazıyorum. Hedefleri de iyi seçmek lazım. Ve sizi hedeflere götürecek kişileri. Biliyorsunuz kılavuzu karga olanın burnu …… çıkmazmış. Uğruna mücadele edilecek bir hedef. Hedefler de önemlidir. Hedefinizi belirlemezseniz koşar durursunuz.Eee vardın mı ulaştın mı? Dediklerinde bilmiyorum dersiniz.Çünkü bir hedefiniz yoktur, hedefinizi bilmiyorsunuzdur. Sadece koşuyorsunuzdur. Nereye koştuğunuzu bilmeden oradan oraya. Başarmak, bir zafer kazanmaksa insana büyük bir haz verir. Hedef belirlemek,hedefe doğru ilerlemek onu tam on ikiden vurmak ve bir zafer kazanmak. Bazen eğlenceli bir oyun gibi. Ama hayat bir oyun değildir. Sonuçlar gerçektir.Siz isteseniz de istemeseniz de. Sıkılınca vazgeçemezsiniz., oyundan çıkamazsınız. Vazgeçmemeniz için size destek verenler ise sizin en büyük şansınızdır.
Her zaman mutlu olsaydık mutlu olmanın anlamını kavrayamazdık, tadını alamazdık. Bu sanırım kimse için mümkün değil. Çünkü insanın ruh hali her an değişebiliyor. İşitmek istemediğiniz bir eleştiri bir söz sizi kızdırabilirken, yanınıza yaklaşarak yalvaran gözlerle size bakan bir kedi sizi bu ruh halinden çıkarıp içinizi sevgiyle ısıtabilir. Tabi sinirliyken kediyi filan görmez insanın gözü. Belki bir anda değişmez hissettiklerimiz ama hep de aynı kalmaz. Her zaman üzgün de olamayız. Ya da kızgın. Hayat gibi duygularımız da inişli çıkışlıdır. Ve hayatta bence öğrenmemiz gereken ilk ve en önemli şey duyguların kontrol edilmesidir. Her türlü duygunun. Her zaman aklımızı başımızdan alırlar. Bazen güzeldir bazen acı verici bazen üzücü. Bazen hayat hakkında şöyle düşünüyorum. Orta yerde duran bir demir çubukla tazıya tavşan gösteriliyor. Tazı tavşanın peşinden koşuyor, koşuyor ve koşmaya devam ediyor. Amacı tavşanı yakalamak. Ama tavşan ondan hep bir adım önde. Yakalamak için ya tavşanın yavaşlaması lazım. Ya da tazının daha hızlı koşması.Tazı tavşanı yakalamak için orada olduğunu zannediyor. Ama en azından bir hedefi var. Ama tavşanı tazının önüne sürenler başka bir şeyin peşinde. Ortada bir yarış var. Onlar yarışı izliyorlar. Tazıların daha hızlı koşması için tavşan oraya konulmuş.Ve tazı fark etmesede aslında bir yarışın içinde. Tazı tavşanı yakaladığında yarış biter.Hayat bazen bir yarışın içinde olmaktır. Bazen bir savaşın ortasında. Bazen oyun oynamaktır sonuçları gerçek olsa da. Hayat sınandığımız ve mutlu olmak için çabaladığımız bir yerdir. Life is life şarkısında olduğu gibi hayat hayattır. Değerini bilmek lazım.
Şimdi şarkıların beni götürdüğü yerden gerçek hayatıma dönüyorum. Benim için güzel bir yolculuktu. Umarım sizin için de öyle olmuştur.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Merhaba Dünyalı



Merhaba dünyalı, bizim gezegende işler yoğun ama güzel gidiyor, dünyada durum nasıl diyerek yazıma devam etmeyeceğim tabiî ki. Merhaba Dünyalı en son izlediğim dvd’nin ismi. İngilizce ismi Martian Child. Bu filmin reklam afişlerini ilk defa metroda camdan bakarken görmüştüm. Kocaman reklam afişlerinde “O, baba olmak için her şeye razıydı, Marslı bir çocuğa bile…” yazıyordu. Ne kadar etkileyici bir cümle. Marslı da olsa fark etmez diyor yani yeter ki baba olayım bana baba desin. Şimdi aklıma Türk filmlerindeki “amca sizi çok sevdim, size baba diyebilir miyim?” repliği geldi.Filmin başrollerini John Cusack ve Bobby Coleman paylaşıyor. Film gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazılmış. Film Star Trek dizisinin “The Trouble with Tribbles” isimli bölümünün yazarı olan David Gerrold’ın oğlu Sean ile olan gerçek ilişkisini anlatıyor.Filme konu olan hikaye Hugo ve Nebula ödüllerine layık görülmüş. Duygusal ve ilginç bir film. Özellikle filmin yapım aşamasındaki röportajları izlemenizi öneririm filmi izledikten sonra.Filmde marstan geldiğini iddia eden çocuk olan Dennis’i canlandıran Bobby Coleman müthiş zeki,sevimli ve özgür ruhlu bir çocuk.Daha önce de filmlerde rol almış olan Bobby Coleman’a ailesi de destek oluyor.Film setlerine karavanlarıyla gidip orada konaklıyorlar. Bobby gerçek hayatında da fimdeki karakteriyle benzer özelliklere sahip. Bu film için seçilmesinde bu özellikleri etkili olmuş. Film setinde yetişkin bir insan gibi uzun saatler çalışmak zorunda kalan Bobby aynı zamanda derslerinden de geri kalmıyor, sette ayrılan belirli bir sürede bir öğretmen eşliğinde derslerini de takip ediyormuş. Filmde John Cusack, David Gordon adında karısı ölmüş (dvd’nin arkasında boşanmış yazıyor ama ben ölmüş diye hatırlıyorum.)bir bilim kurgu romanı yazarını canlandırıyor.David bir çocuk evlat edinmek istiyor. Yazarlıktan kazandığı paralarla aldığı havuzlu,bahçeli güzel bir villası ve bir köpeği var.Ara sıra karısının resimlerine bakıp üzülüyor. Yetimhanede çalışan arkadaşı ki bu arkadaş zenci ve çok sevimli bir kadın ona Dennisi evlat edinmesini öneriyor.



David ve Dennis arasındaki benzerlik ise birinin marsla ilgili kitaplar yazması diğerinin ise marstan geldiğini iddia etmesi. David, Denisi görmeye yetimhaneye geldiğinde Dennis’in dışarıdayken sürekli bir kutuda durduğunu görüyor.Kutunun göz hizasında dışarıyı görmek için bir aralık oluşturulmuş, Dennis arkadaşları koşturup oyun oynarken kutunun içinden onlara bakıyor.



Dolayısıyla David Dennis’i görmeye geldiği halde Dennis’i değil kutuyu görmüş oluyor. Küçükken masanın altına girmeyi ve orada oyun oynamayı severdim. O yüzden Dennis’in kutuyu dış dünyaya göre daha korunaklı, emniyetli bulduğunu düşünmüştüm. Ancak beyefendi marstan geldiği için güneş ışınlarının kendisine zarar vereceğini düşünüyormuş. David’de işe ona yüksek koruma faktörlü güneş kremi ve güneş gözlüğü vermekle işe başlıyor ve Dennis yavaş yavaş kutudan çıkıyor. Dennis uçacağını düşündüğünden en büyük boy pillerden kendisine bir ağırlık kemeri yapmış ve bununla dolaşıyor. Güneş şemsiyesi de elinden eksik olmuyor. Ayrıca Dennis elindeki poloroid fotoğraf makinasıyla kendisine ilginç gelen her şeyin resmini çekiyor.Açıklaması da dünyalı olmayı bir dünyalı gibi yaşamayı öğrenebilmek.Dünyayı yeni keşfeden,hayata farklı bakan küçük bir dahi gibi. David’in evinde deneme süresi boyunca kaldıklarında Dennis ve David çok eğleniyorlar. David bu küçük dahide kendi çocukluğunu görüyor sanki. Birde David’in kız arkadaşı var ama başrolde filan sayılmaz. Kız sürekli gülümsüyor ve film boyunca sadece bir kez öpüşüyorlar.Konu mankeni gibi kız yani.



Dennis’in enteresan olan bir yanı da küçük marslı dileklerinin anında gerçekleşmesi. Bir keresinde trafik ışıklarını değiştiriyor, diğer seferinde kaybeden bir beyzbol takımının kazanmasını sağlıyor. Renkli şekerleme kaplı drajelerle yapabildikleri de ilginç. Tatlarından renklerini ayırt edebiliyor.Dışarıdan sorunlu gibi gözükse de 6.hisleri kuvvetli bir çocuk ve oldukça enteresan olmasının yanında oldukça zeki. İlginç film alternatiflerine açık olanların izlemesini öneririm. Ben beğendim. Siz de iyi vakit geçirebilirsiniz.Filmin resmi sitesine ve fragmanına da buradan ulaşabilirsiniz.

reklam store