mucize etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mucize etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Temmuz 2011 Salı

Altın Yonca Kolyem



Hatırladığım kadarıyla yedi yaşındaydım. Balıkesir’de anneannem, ben ve Fahriye teyze kuyumcuya gitmiştik. Bana bir kolye alınacaktı. Anneannem altın yonca şeklinde bir kolye beğendi ancak ortasında da mavi bir boncuk vardı. Ben kolyeyi beğenmemiştim. Ortasındaki mavi boncuk hoşuma gitmemişti. Ben ortasında mavi boncuk olmayan daha zarif altın yonca şeklinde bir kolye beğenmiştim.



Ancak ortasında mavi boncuk bulunan altın yonca kolye yine de satın alındı. Kolye artık altın bir zincirle boynumdaydı. Kuyumcudan çıktık, anneannem, fahriye teyze ve ben kaldırımda yürüyorduk. Ben sağ elimi avucum açık bir biçimde göğsümde kolyenin altında tutuyordum. Neden öyle yaptığımı da bilmiyordum. Düşünerek bilinçli olarak yaptığım bir hareket değildi.



Sonra Fahriye teyze neden öyle yaptığımı, yürürken neden öyle durduğumu sordu. "Yoksa kolyenin düşmesinden mi korkuyorsun?" dedi. Benim aklıma daha önce böyle bir fikir gelmemişti. Elimi bu söz üzerine ya ben aşağı indirdim ya da o tam hatırlayamıyorum. Kollarım şimdi yürürken iki yanımdaydı. Ancak bu şekilde durmak bana rahatsızlık veriyordu. Rahatsız oluyordum. Beni rahatsız eden bir his vardı. Elimi yeniden avucum açık bir biçimde kolyenin altına göğsümün hizasına getirdim. Ancak bu hareketim kolyenin düşeceği ile ilgili bir endişe, korku ya da düşünce ile ilgili değildi. Sadece aksi halde yani kollarım iki yanda durduğumda hissettiğim rahatsızlık duygusu ile ilgiliydi.



Yolda ilerlemeye devam ederken birden kolye zincirinden koparak avucuma düştü. Onlar da şaşırdılar. Tekrar kuyumcuya geri dönüp benim beğendiğim, istediğim ortasında mavi boncuk olmayan zarif altın yonca kolyeyi aldık. Diğerini geri verdik. Benim için enteresan, hayret verici bir olaydı. İlginç bir anı olarak hafızamda kayıtlı.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Üç Mucize



Sizlerle paylaşmak istediğim enteresan bir anım var. Ben mahallemizdeki sokak köpeklerine hemen hemen her gün bir saatimi ayırarak yiyecek götürüyorum. Mahallemizdeki kasap, fırın ve bir iki restoran ile konuştum ve bana artan ekmek ve kemikleri veriyorlar. Bende onlara götürüyor ve yakınımızdaki açık yeşil alanda veriyorum. Sokak köpekleri dediğime bakmayın. Onlar benim çocuklarım gibi. Hepsinin bir adı var. Hepsini çok seviyorum. Onların yanında huzur buluyorum, hafifliyorum. İçim ısınıyor, sevgiyle doluyor. Bir gün, hatırladığım kadarıyla bundan üç dört sene önceydi, yiyecek taşıdığım pazar arabası ağzına kadar doluydu. Üstelik ayrıca büyük çöp torbası büyüklüğünde bir torbanın neredeyse tamamı da fırının verdiği ekmekler ile doluydu. Ağaçlık yol kenarından yürüyordum. Fazla insanın geçmediği bir yoldu. Kalabalık olmayan, sakin bir yol.



Elimdekileri taşımakta zorlanıyordum. İçimden keşke şimdi bir araba durup yardıma ihtiyacım olup olmadığını sorsaydı diye geçirdim. Bir kaç saniye sonra arkamdan gelen bir araç yanımda durarak yardım etmek istediğini söyledi. Ben de gideceğim yerin uzak olmadığını söyleyerek, teşekkür ettim ve reddettim. Tanımadığım bir insanın arabasına binmenin doğru olmayacağını düşünmüştüm. Yolda ilerlemeye devam ettim. Elimdekileri taşımakta zorlanıyordum. Sonra içimden, arabayı reddettim ama şöyle genç bir çocuk yardım teklif etseydi kabul ederdim dedim. Bir kaç saniye sonra karşımdan gelen 20-25 yaşlarında genç bir adam yardım teklif etti. O anda, ıssız bir yolda bir yabancıyla yürüdüğümü görenlerin yanlış anlayabileceğini düşünerek kabul etmedim. Teşekkür ettim. Ardından yoluma devam ettim. Yürüyorum. İçimden dedim ki arabayı kabul etmedim, genç adamın yardımını kabul etmedim ancak şöyle küçük çocuklar olsaydı onlardan zarar gelmezdi kabul ederdim diye düşündüm. Ancak hemen sonraki düşüncem ise çocukların böyle ağır bir yükü taşıyamayacak olmalarıydı. Bir kaç saniye sonra karşımdan on, on iki yaşlarında iki tane bisikletli çocuk geliyordu ve yardım etmek istediklerini söylediler. Bende onlara teşekkür ederim ama bisikletleriniz var onlar ne olacak dedim. Abla biz onları şuraya bırakırız yardım edelim dediler ve benimle birlikte geldiler. Bende onlara kıyamadım. Yükün bir kısmını da ben taşıdım. Birlikte köpeklere yiyecek vereceğim yere geldik. Onlara çok teşekkür ettim. Yolda da sohbet etmiştik ve gittiler.Ben hayretler içerisindeydim. Ben sokak köpeklerine yardım ettiğim için Allah da bana yardım etmişti. Onun bize şah damarımızdan bile yakın olduğunu bir kez daha idrak ettim. Mutlu oldum. Bizi gördüğünü, duyduğunu, kalbimizin en derinlerinde sakladıklarımızı bildiğini biliyordum ve bunu bu mucizevi olayla birlikte bir kez daha anımsadım. Onun gücü her şeye yeter ve ne istersek ondan istemeliyiz. Aslında hiçbir zaman yalnız olmadığımızı bilmeli ve ümitlerimizi kaybetmemeliyiz.

Not: İlk resimdeki köpeklerden soldakinin ismi Yağmur, ağzında yemek kabını tutan sağdakinin ismi ise Yaman. Yağmur ne yazık ki hayatta değil. Canım Yağmurum ve Yamanım benim. Yağmur ve Yağmurun annesi Yasemin'i, Yağmur'un kardeşlerini insanlıktan nasibini almamış, kalpsiz, ruhsuz, cani insanlar zehirlediler. Çok ağlamıştık. Yağmur artık hayatta değil. Yaman da hayatta kalan tek kardeş olarak neredeyse her gece 2-3 gibi apartmanımızın önüne gelir, bize seslenirdi. Biz de gecenin bir yarısı onun çağrısına kulak verip apartmanın en üst katından onun yanına onu sevmeye inerdik. Oğlumuz geldi derdik. Bu bir süre böyle devam etti. Sonra Yaman da ortadan kayboldu. Uzaklaşıp yeni bir aile kurduğunu düşünüyorum. Belediye tarafından alınmış da olabilir. Onları çok seviyorum. Unutmadım.

Bu yazım ile ilgili yapılan 5 yorumu buradan okuyabilirsiniz.

31 Ağustos 2008 Pazar

Üzgündüm!



Bugün kendimi kötü hissediyordum. Değersiz,önemsiz hiç kimse için anlamı olmayan biri olarak. Hatta iki güvercinim vardı. Onları bile saldım. Kimseyi zorla tutamam yanımda dedim. Bırak istedikleri yere uçsunlar. Özgür olsunlar üzgün değil. Hatta yaşamıyor olsaydım böyle zor kararlar vermek zorunda kalmazdım dedim. Herkesin hayatından çıksam, yok olsam artık kimseyi üzmemiş olurum diye düşündüm. Üzülmemiş olurum. Her şey üstüme üstüme geliyordu. Kendimi incinmiş hissediyordum. Sanırım oldukça hassasım. Başarısız olacağımı düşünüyordum. Hep mutsuz olacağımı. Çok halsiz ve bitkindim. Hiç bir şey yapmak istemiyordum.Hiç kimsenin beni anlamadığını, anlamak istemediğini düşünüyordum. Düşünecek o kadar çok şey vardı ki. Hiçbir şey için gücüm yoktu. Ne yemek yemek ne de yapmak. Sadece yemek zorunda olduğum için yiyiyordum. Her şey anlamsız geliyordu. Bu anlamsızlığın içinde benimde bir anlamım yoktu. Her şeyin yok olduğu anlamını yitirdiği yerde benim ne işim vardı ki. Beni düşünen, hatırlayan, önemseyen, ilgilenen, merak eden seven kimse yok gibi geliyordu. Hiçbir zaman mutlu olamayacağım dedim. Hiçbir zaman. Sonra bilgisayarımdaki bazı resimlere bakmaya başladım. Mutlu olduğum anları gördüm. Gülümsediğim, sevimli gözüktüğüm. Bu resimlerde bana değer veren insanları gördüm. Yanlarında mutlu olduğum zamanları hatırladım. Ne kadar güzel yerlere gitmişim. Annemle babamın resimlerine baktım. Beni ne kadar sevdikleri aklıma geldi. Bütün dünyaları olduğum. Özledim onları. Bu resimlerde beslediğim sokak köpeklerini gördüm. Beni görünce kuyruklarını sallayıp, ne kadar sevindiklerini hatırladım.



Bu resimlerde arkadaşlarımı gördüm. Bana söyledikleri güzel sözleri hatırladım. Birlikteyken nasıl eğlendiğimizi. Çayırda,çimende, dağda bayırda, deniz kıyısında çekilmiş fotoğraflarımı gördüm. Bu noktaya gelmek için ne kadar çabaladığımı hatırladım. Neleri başardığımı, neleri aştığımı, neleri öğrendiğimi. Bunlar boşuna mıydı dedim. Her şeyi tek kalemde silecek misin? Güçlü olmak zorundasın, savaşmak zorundasın. Koş yoksa düşersin. Sonra engelli insanları düşündüm. Ne kadar zor şartlarda yaşadıklarını, ne gibi zorluklarla karşılaştıklarını, psikolojilerini. Ama yinede yaşadıklarını, çaba sarf ettiklerini, bazen normal insanların başaramadığı şeyleri başardıklarını. Benimse başarılı olmak için kendimden başka engelim yoktu. Sadece her şeyi bir kenara bırakıp konsantre olmalıydım. Sonra bir arkadaşım telefon etti. Hem de Hiç beklemediğim bir anda. Çocukluk arkadaşım. Sesini duyunca bütün kederim dağıldı. Birlikte çocukken nasıl eğlendiğimizi hatırladım. Çocukluk günlerimi. Kardeşim gibiydi. Hep birlikteydik. Bazen uykudan uyanıp gözlerimi açınca başucumdaki koltukta ilk önce onu görürdüm. Yada uyanınca hemen onu çağırırdım. Evlerimiz bitişikti. Sesini duymak iyi geldi. Şimdi evli ve 3 yaşında bir kızı var. Umarım hep mutlu olur ailesiyle çocuğuyla. Beni çok onurlandıran bir teklifte bulundu. Kabul etmem çok mümkün değil tabi ama yine de çok hoşuma gitti. Beni araması, hatırlaması, düşünmesi. Hem de hiç beklemediğim anda. İşte hayat sürprizlerle dolu. Boşuna üzüldüğümü düşündüm. Her şey olacağına varır. Hayat sürprizle, mucizelerle dolu dedim. Yalnız değilim. Sen sadece kendine olan saygını sevgini kaybetme. Seni üzmelerine izin verme.
Üniversitedeyken kurallara uyan değil kuralları koyan olacağım derdim. Sonrasında kuralların ne kadar önemli olduğunun farkına vardım. Prensiplerin. Bence herkesin prensipleri olmalı ve başkalarınınkilere de saygı gösterilmeli. Değer veren saygı ve anlayış gösterir. Tabi bu belirli bir olgunluğu gerektiriyor. Vücudumuzun bile belirli bir düzeni var. Belirli kurallara göre işliyor. Kurallara uymayan bir hücre aşırı çoğaldığında örneğin kanser olunuyor. Sonrada o kanserli kısmın alınması gerekiyor. Tabi kurallarda mantık süzgecinden geçirilmeli. Tabi kendinize prensip olarak seçtikleriniz elbetteki, mantık süzgecinden geçirilmiş üzerinde düşünülmüş, deneyimlerinize dayanarak oluşturduğunuz kurallardır. Şimdi biraz daha iyiyim. Siz de kimsenin sizi üzmesine izin vermeyin. Kendinizin bile. Değerlisiniz tıpkı benim gibi. Değerli ve sevilmeye layık. Unutmayın ki hayat sürprizler ve mucizelerle doludur.