26 Ağustos 2008 Salı

Lays Gurme Parmesanlı



Kedim ve ben lays gurme parmesanlı cipsi çok sevdik. Benim gibi o da ağzının tadını iyi biliyor. Lays’in bu yeni ürünü %25 oranında daha az yağlı ve biraz daha kalın önceki çeşitlere göre. Cipsi ağzınıza attığınızda parmesan peynirinin o yoğun tadını hemen hissediyorsunuz. Gerçek bir lezzet. Aslında cips benzeri şeyler doğal olmadığı ve kızartma olduğu için çok sağlıklı değil. Ama şimdi yeni bir tat çıkmış, yeni bir lezzet, hayatımıza yeni bir renk denemeden olur mu. Lezzetli olduğunu iddia eden bir cips diğer sıradan cipslerin arasından bana göz kırpıyor. Ben buradayım, ben buradayım diyor. Denemeden geçebilir miyim? Tanesi 2 ytl olan bu cipsi bir solukta bitirmek mümkün olmuyor.İnsan susuyor.O yüzden ilk kısmını açlığımı bastırması için diğer kısmını ise televizyon ya da bilgisayar başında keyif yapmak için kullanıyorum. Henüz rokfor ve feta kırmızı biberlisini denemedim. En kısa sürede onları da deneyeceğim. Tabi kedim de deneyecek. Ben paketi, ambalajı olan bir yiyecek aldığım zaman üstündeki her şeyi mutlaka okurum. Ambalaj da önemli,ambalajın üzerinde ne yazdığı da, ambalajın içindekinin ne kadar lezzetli olduğu da. Paketin arka kısmında şöyle yazıyordu. “Farklı deneyimlere, yeni tatlara açıksınız.”Hmm evet öyleyimdir. “Türk mutfağından olduğu kadar dünya mutfağından da hoşlanıyorsunuz.” Eveeeet öyleyimdir. “Seçicisiniz ve ağzınızın tadını iyi biliyorsunuz.” Brrravo aynen. Böyle iltifatlara devam etseydi ne güzel olurdu ama geride yazılı olanlar bu kadar önemli ve etkileyici değil.Yani size kendinizi özel hissettirmeye önce ambalajdan başlıyorlar sonra sıra lezzette. Kendimizi özel hissetmeye önemli hissetmeye ne kadar da ihtiyacımız var. Çok eskiden sinemada bir film izlemiştim. Psikolojik gerilim gibi bir şeydi. Filmde cinayetler filan olmasına rağmen konu zekice işlenmişti. Orada yakaladığım edindiğim bir izlenimi,psikolojik bir öğeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Küçük bir çocuk vardı. Babaannesi ona çok kötü davranıyordu. Sürekli onu aşağılıyordu. Eleştiriyordu. Değersiz,önemsiz bir hiç olduğunu vurguluyordu onu takdir etmek bir yana. Filmin ismi de ejderhalı bir şeydi tam hatırlamıyorum. Sonra çocuk büyüyünce seri cinayetler işleyen bir katil oluyor. Bu olağan bir sonuç gibi gözükebilir tabi.Ama benim filmden yakaladığım ve çıkardığım fikir ilginçti.Adam cinayetlerin ardında bazı ip uçları bırakıyordu. Herkes katili merak ediyordu. İnsanlara bir şekilde önemli olduğunu hissettirmeye çalışıyordu bu yolla. Bakın ben önemliyim,güçlüyüm zekiyim gibi mesajlar vermeye çalışıyordu.Vücudunun tamamına da ejderha şeklinde dövme mi yaptırmıştı ne. Vaaay dedim. Yaptıkları çok kötü tabi ama aslında ne kadar acınası durumda.İnsanın kendisinin önemli olduğunu hissetmesi bunun hissettirilmesi ne kadar da önemli. Bu verilmezse insan “önemli,değerli hissetmek hakkımız, söke söke alırız” gibisinden nasıl da olmadık şeyler yapabiliyor. İşte bu cipste lezzetiyle insana kendini özel hissettiriyor. Kendimi özel hissetmek için bu küçük fırsatı neden kaçırayım? Ama fazla yememek lazım biliyorsunuz kızartmalar kanserojen. Ben yaşamak istiyorum. Yeni lezzetleri tatmak için,üretmek için, iyi bir iz bırakmak için hayata,mutlu olmak için,sevdiklerimle birlikte olmak için, sevmek için,sevilmek için. Bu arada lays gurme parmesanlının resmini bulamadığımdan bu resmi kullandım.

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Otobüs beklerken canınız sıkılmasın!



Özellikle acelemiz varsa otobüs beklerken canımız sıkılır. Kendimizi huzursuz hissederiz. Ama ben acelem olmadığı zamanlarda şöyle düşünürüm. Otobüsün gelmesini bekliyorum, ümit ediyorum. Hayat da böyle değil mi zaten? Hep bir şeyleri bekliyoruz, hayal ediyoruz, ümit ediyoruz. Bazen çaba sarfetmeden önce bazense sonra. Ve beklemek ümit etmek hayal kurmak bizim için ne kadar önemli. Her şey hayal etmekle başlar.Davranışarımız düşüncelerimizin ve hislerimizin bir yansımasıdırlar.Beklemeden ümit etmeden yaşayamazdık sanırım. Her şey istediğimiz zaman gerçekleşseydi aslında canımız sıkılırdı. Beklemenin ümit etmenin hayal etmenin verdiği heyecanı yaşayamazdık. Bazen stres yaratıyor tabi o ayrı.Her zaman bekliyoruz başarılı olmayı, mutlu olmayı,iyi bir geleceğe sahip olmayı,sevmeyi,sevilmeyi. Bazen çaba sarfetmeden önce bazen sonra. Otobüs beklemek de bunun gibi işte. Bu binbir beklemelerden biri. Ve zamanı gelince gelecek. Her şeyin bir zamanı vardır bence. Bazen zamanını biz tespit ederiz. Ya da öyle zannederiz. Bazen de zamanını bizim tespit edemeyeceğimiz ama zamanı belli şeyler vardır. Peki ya otobüsü kaçırırsanız? Muhtemelen bir sonraki otobüs gelene kadar sıkılmaya devam edeceksiniz. Ya da bu zamanı eğlenceli bir hale dönüştürebilirsiniz. Ben genellikle seyahat ederken ki otobüs beklemek de buna dahil müzik dinlemeyi severim. Dinlediğiniz şarkı sizi kendi dünyasına götürüyor. Siz artık orda otobüs bekleyen kişi olmuyorsunuz. Şarkının götürdüğü yere gidiyorsunuz. Bazı şarkılar var ki bu şarkıyı yapanın hislerini aynen hissettiriyor size. Hem de iliklerinize kadar.İnsanı derinden etkileyen şarkılar,bazen aşkla bakan gözler kadar etkilemeyi başarıyor insanı. Örneğin Emre Aydın’ın şarkılarının bu tür şarkılardan olduğunu düşünüyorum.Ya da Ferhat göçer’in son şarkısı “biri bana gesin o da sensin gibi” Ama otobüs durağında beklemeyi, alışık olmadığımız şekilde eğlenceli hale getirebilenler de var. Örneğin Londra da bir otobüs durağı Bruno Taylor tarafından bekleyenlerin çocukluklarındaki gibi sallanabilecekleri şekilde dizayn edilmiş.Enteresan doğrusu.



Hani bazen derler ya elinden geleni yap, elimden geleni yaptım. Biz sadece elimizden geleni yapabiliriz. Ve bazı şeyler bizim elimizde değildir. Her şeyi kontrol edemeyiz. Her şeyi kontrol etmeye çalışmak da doğru değildir zaten. Konuyla belki alakası yok ama içimden geldi yazıyorum. Hedefleri de iyi seçmek lazım. Ve sizi hedeflere götürecek kişileri. Biliyorsunuz kılavuzu karga olanın burnu …… çıkmazmış. Uğruna mücadele edilecek bir hedef. Hedefler de önemlidir. Hedefinizi belirlemezseniz koşar durursunuz.Eee vardın mı ulaştın mı? Dediklerinde bilmiyorum dersiniz.Çünkü bir hedefiniz yoktur, hedefinizi bilmiyorsunuzdur. Sadece koşuyorsunuzdur. Nereye koştuğunuzu bilmeden oradan oraya. Başarmak, bir zafer kazanmaksa insana büyük bir haz verir. Hedef belirlemek,hedefe doğru ilerlemek onu tam on ikiden vurmak ve bir zafer kazanmak. Bazen eğlenceli bir oyun gibi. Ama hayat bir oyun değildir. Sonuçlar gerçektir.Siz isteseniz de istemeseniz de. Sıkılınca vazgeçemezsiniz., oyundan çıkamazsınız. Vazgeçmemeniz için size destek verenler ise sizin en büyük şansınızdır.
Her zaman mutlu olsaydık mutlu olmanın anlamını kavrayamazdık, tadını alamazdık. Bu sanırım kimse için mümkün değil. Çünkü insanın ruh hali her an değişebiliyor. İşitmek istemediğiniz bir eleştiri bir söz sizi kızdırabilirken, yanınıza yaklaşarak yalvaran gözlerle size bakan bir kedi sizi bu ruh halinden çıkarıp içinizi sevgiyle ısıtabilir. Tabi sinirliyken kediyi filan görmez insanın gözü. Belki bir anda değişmez hissettiklerimiz ama hep de aynı kalmaz. Her zaman üzgün de olamayız. Ya da kızgın. Hayat gibi duygularımız da inişli çıkışlıdır. Ve hayatta bence öğrenmemiz gereken ilk ve en önemli şey duyguların kontrol edilmesidir. Her türlü duygunun. Her zaman aklımızı başımızdan alırlar. Bazen güzeldir bazen acı verici bazen üzücü. Bazen hayat hakkında şöyle düşünüyorum. Orta yerde duran bir demir çubukla tazıya tavşan gösteriliyor. Tazı tavşanın peşinden koşuyor, koşuyor ve koşmaya devam ediyor. Amacı tavşanı yakalamak. Ama tavşan ondan hep bir adım önde. Yakalamak için ya tavşanın yavaşlaması lazım. Ya da tazının daha hızlı koşması.Tazı tavşanı yakalamak için orada olduğunu zannediyor. Ama en azından bir hedefi var. Ama tavşanı tazının önüne sürenler başka bir şeyin peşinde. Ortada bir yarış var. Onlar yarışı izliyorlar. Tazıların daha hızlı koşması için tavşan oraya konulmuş.Ve tazı fark etmesede aslında bir yarışın içinde. Tazı tavşanı yakaladığında yarış biter.Hayat bazen bir yarışın içinde olmaktır. Bazen bir savaşın ortasında. Bazen oyun oynamaktır sonuçları gerçek olsa da. Hayat sınandığımız ve mutlu olmak için çabaladığımız bir yerdir. Life is life şarkısında olduğu gibi hayat hayattır. Değerini bilmek lazım.
Şimdi şarkıların beni götürdüğü yerden gerçek hayatıma dönüyorum. Benim için güzel bir yolculuktu. Umarım sizin için de öyle olmuştur.

12 Ağustos 2008 Salı

Sabaha Karşı Kızılcık Marmelatı Yapmak



Son günlerde oldukça yoğun olmama rağmen araya beni dinlendirecek şeyleri sıkıştırabiliyorum. Örneğin geçen gün hayatımda ilk defa kızılcık marmelatı yaptım. Kızılcık marmelatını ilk defa annem yaptığında yemiştim. Kesinlikle tavsiye ederim. Bu tadı bir daha asla unutamayacaksınız.



Pembe ile kırmızı arası bir rengi var.Tadı hem buruk, biraz ekşi hem de tatlı. Son tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki fıstık ezmesinin üzerinde süper oluyor. Bu sefer kendi yaptığım kızılcık marmelatının tadına baktım. İlk önce yemek tarifleri kitabına baktım. Kızılcık marmelatı kısmında çilek reçeli yapımına bakın yazıyordu.Çilek reçelinin tarifine baktığımda da merak etmeyin kızılcık marmelatının tarifine bakın yazmıyordu. Tarife uygun olarak önce kızılcıkları haşladım tabi suda değil.Kaynayan suyun buharında. Bu arada bir not düşmek istiyorum.Ortasında süzgeç bulunan çift katlı tencerelerde kızılcığı haşlarken alt kısımdaki suyu içme suyundan koyun. Ben kızılcıklarla temas etmeyecek diye çeşme suyu koymuştum. Kızılcıklar buharda pişerken suları süzgeç kısmından damlayarak, kaynayan suya karışmış.Şimdi dedim bu içme suyu olsaydı içine biraz buz biraz şeker katarak çok güzel bir soğuk yaz içeçeği oluşturabilirdim.



O yüzden aklınızda bulunsun. Ben bir dahaki sefere bu kızılcıklı suyu da değerlendireceğim. Sonrasında erimek üzereymiş gibi gözüken kızılcıkları süzgeçten geçirdim. Çekirdekleri süzgecin üst kısmında, çekirdeğin etrafındaki etli kısımda süzgecin alt kısmında kaldı.



Tarifte 1 kg kızılcığa 750 gr şeker diyor. Şekeri tencereye boşalttım.Üstüne şekeri örtecek kadar içme suyu koydum.Kaynayıncaya kadar bekledim,beklerken karıştırdım ve ardından süzgeçten geçirdiğim kızılcıkları bu suya ekledim ve biraz daha karıştırıp kaynattım. Gece yarısı olmuştu. Tarifte demez mi kaynadıktan sonra ateşten alın 4 saat bekleyin ki kızılcıklar şekeri çeksin sonra biraz daha kaynatın ve kavanoza koyun. Aslında sabah hallederim diye düşünüyordum. Sonra baktım saat 3 olmuş sabaha hazır olsun bari bir saat daha bekleyeyim dedim. Sabahın dördünde ben kızılcık marmelatımı yapmaya devam etmek üzere elimde kaşıkla ocağın başındaydım. Tencereyi tekrar ateşe koydum ve karıştırmaya devam ettim. Kaynayıp koyulaşmaya başlayınca içine yarım limon sıktım ve tencereyi ateşten indirdim. Sonra marmelatı kavanoza koydum.



Soğuyunca kapağını kapatıp serin bir yerde saklayın diyordu kitap ama kapağı kapatmak için bir 4 saat daha bekleyemezdim. Bir elimde kapak bir elimde kavanoz sanki kızılcık marmelatını havada uçarken yakalamışımda kapağını kapatmazsam tekrar uçup gidecekmiş gibi kavanozun kapağını kapatıverdim. Sabah kahvaltısında muhteşem bir lezzet beni bekliyordu. Kızılcık marmelatım ve ben keyifli bir kahvaltının parçasıydık. Ama tadına bakmak için öyle fazla acele etmedim. Bekledim. O da kahvaltıdaki sırasını bekledi.Önce uzaktan şöyle bir seyrettim. O arada domates,peynir,zeytin,zeytinyağı,biber gibi rutin kahvaltıma devam ediyordum.Tatlı zamanı sıra kızılcık marmelatına geldi. İlk önce sade olarak tadına baktım güzeldi ama sanki şekeri biraz daha az koyabilirmişim. Bu arada ben yarım kilo kızılcık ve göz kararı şeker kullanmıştım. Ama ilk kez yaptığım bir marmelat olarak annemin yaptığı kadar güzel olduğunu söyleyebilirim. Size de tavsiye ederim.Ya yapı ya da annenize yaptırın.Hem sağlıklı hem enfes lezzette.

Pet Şişelerden Yapılmış Salla Protesto



Pet şişeler ve naylon torbalar deniz hayatını da tehdit ediyor.Algalita Deniz Araştırmaları Vakfı üyeleri de okyanustaki plastik kirliliğine dikkat çekmek için 15 bin pet şişeden oluşan bir sal yaparak Pasifik okyanusuna açıldılar. Kaliforniya’dan Havai’ye uzanan rotalarını izlemek istiyorsanız sitelerini ziyaret edebilirsiniz. Çevre kirliliğine dur demek için birilerinin harekete geçtiğini görmek güzel.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

En Son İzlediğim Film



En son izlediğim filmin ismi Jules Verne Dünyanın Merkezine Yolculuk. 3 boyutlu bir film olduğu için bu filme gitmeyi tercih etmiştim. Ancak filmin konusu, işlenişi de bir o kadar heyecan vericiydi. Bu filmin diğer bir özelliği animasyon olmayan canlı oyuncular ile çekilmiş üç boyutlu ilk film olması.Film NASA’nın kullandığı teknikle üç boyutlu hale getirilmiş. Özel gözlüklerimi takıp arkadaşlarımla beraber filmin keyfini çıkardım. Bazı sahnelerde filmin üç boyutlu olduğunu daha iyi hissettim. Ateş böcekleri gibi uçarken kendiliğinden ışık saçan kuşlar, havada uçuşan manyetik kayalar, yakut, zümrüt ve pırlantayla dolu madenler filmde en çok beğendiğim sahnelerdendi. İyi ki izlemişim. Filmin resmi sitesine buradan ulaşabilirsiniz. Filmin konusunu ise şu şekilde özetleyebilirim filmin başrol karakterlerinden olan profesör Traver’ın kardeşi, jules verne’in romanlarının gerçek olduğuna inanmaktadır ve ölmeden önce bunu kanıtlamak için bir yolculuğa çıkmıştır. Filmin genç başrol oyuncularından olan Sean annesi tarafından amcası Traver’ın yanına 10 günlüğüne kalmaya gelir. Traver jeolojik bir takım araştırmalar yapmaktadır ve kardeşinin julies verne’in kitabına işaretlemiş olduğu bir takım verilerle bilgisayarındaki verilerin tıpatıp uyduğunu görür ve Sean ile birlikte İzlanda daki diğer bir araştırma merkezine doğru yola çıkar. Ancak bu merkezin kapandığını ve yerinde küçük bir kulübenin yer aldığını görür. Bu kulübede bir dağ rehberi olan Hannah ile tanışır. Hannah aynı zamanda bu araştırma merkezinde çalışmalar yapan bilim adamının kızıdır ve babası da ölmüştür. Böylece birlikte sönmüş yanardağın olduğu bölgeye giderler ve dev mantarlar, dev etobur bitkiler,nehir canavarları,fırtınalar ve dinazorlarla olan maceraları başlar. Aslında ben duygusal filmleri severim ama bu filmi de beğendim. Macera doluydu, eğlenceliydi ve zaman zaman espriliydi. Sinemaya gitmek güzel şey. İnsanı alıp bambaşka dünyalara götürüyor.

8 Ağustos 2008 Cuma

Hayvanların Kısırlaştırılmasına Karşıyım! (Mutlaka Okuyun!)



Hayvanları çok seviyorum ve hayvanların kısırlaştırılmasına kesinlikle kesinlikle karşıyım. İnsanlar doğanın dengesini bozuyor. Bu kedi köpek severlerin sitelerindeki kısırlaştırma kampanyalarını da kasaplık haberler olarak görüyorum. Bu bir vahşet. Sen bir canlının anne olmasına nasıl mani olabilirsin ya. Böyle önemli bir konuda nasıl onun adına karar verebiliyorsun? Kim oluyorsun sen kim? Bu hakkı nereden aldın? Kimden aldın? Sözlerim hayvanları kısırlaştırmak isteyenlere tabi. Kısırlaştırmaya çok meraklılarsa hapishanedeki katilleri, tımarhanedeki delileri ve hayvan sevmeyenleri kısırlaştırsınlar.Sen dokuz tane doğurup sokağa salmasını biliyorsun ama.Bir de bu kısırlaştırmaları güya hayvan severler yapıyorlar.Deli oluyorum deli. Bahaneleri de hazır. Neymiş efendim hayvanlar sokaklarda ziyan oluyorlarmış. Doğal seleksiyon denen bir şey var. Onların kendi düzenleri var. Kısırlaştırma kadar basit ve aptalca bir çözüm olamaz.Çözüm bile değil bu.Kendisini çok akıllı zanneden ama bir o kadar aptal olan insanların her şeyi kontrol edebileceklerini sanmalarından ibaret durum.Sokak hayvanları çoğalıyormuş eeeee yok ne olacak bunların halleri.



Dünyada bir sürü sorun var açlık, kıtlık, küresel ısınma,yüksek enflasyon geçim derdi,petrol savaşları,su savaşları,dandik bir cep telefonu için bile adam öldürüyorlar ee o zaman sen ikinci üçüncü çocuğunu bu sorunların içine doğurma bakalım.Yazık iş bulamayınca çocuklar sokaklarda ziyan zebil olmasınlar,it uğursuz olup çevreye zarar vermesinler o zaman böyle hayvanların kısırlaştırılması gerektiğini düşünen insanları bir çocuk doğurduklarında kısırlaştıralım.Malum ziyannn olmasınlar. Çok sinirleniyorum bu kısırlaştırma olayına çok… ağzımdan alev bile püskürtebilirim bir ejderha gibi. Sokak hayvanları çoğalıyormuş. İnsanlarda çoğalıyor,evlerde çoğalıyor ve çarpık kentleşmeye sebep oluyor.O zaman bu aptalca mantıkla gidersek artık kimse mimarlık okumasın,mühendislik okumasın mühendislik fakültelerini kapatalım pardon kısırlaştıralım yada bu evlerin yarısını yıkı yıkı verelim olur mu? Sonra bu hayvanların soyu tükenmeye başlayınca kampanyalara başlarlar. Kısırlaştıracağına insanlara hayvan sevgisi aşıla herkes evine sokaktan bir veya iki hayvan alarak onları ev sahibi yapsın. Bunları yapmak zor tabi.Onlar kolay ve aptalca olan çözüm olarak gördükleri şeyi yapmaya devam ediyorlar. Kısırlaştırıldıklarında bu hayvanların dengesi bozuluyor, doğanın dengesinin bozulduğu gibi.



Küçük minik sevimli kedi yavrularına bakın. Onlara dokunmak istiyorsunuz seviyorsunuz aa şuna bak yumakla nasıl da oynuyor diyorsunuz. Eğer bu kedinin annesi kısırlaştırılsaydı bu vahşi,bu düşüncesiz, bu aptal insanlar tarafından sen bu sevimli kedi yavrularını ve oynayışlarını göremeyecektin. Diyebilirsin ki işte orada kuyruğu kesik,açlıktan karnı birbirine yapışmış,öksüren ve bir gözü kavgada çıkmış bir kedi var.İşte bu kedinin annesi kısırlaştırılsaydı o bu durumda olmayacaktı. Hayır hayır hayır.Onun bu durumunun sorumlusu benim gibi kısırlaştırmaya karşı olanlar değil (tabi benden başka varsa bilmiyorum) yada bu kedinin annesinin kısırlaştırılmaması değil bunun sorumlusu çocuklarına hayvan sevgisi aşılamayan aileler, bunun sorumlusu bu kediyi evine alarak sahiplenmeyenler bunun sorumlusu merhametsiz insanlar. Bunu göremiyor musunuz? Lütfen sokak hayvanlarını kısırlaştırmayın ve kısırlaştırılmasına yardım etmeyin. Ya da ben hayvanları çok seviyorum bak geçen ay 5 tane sokak kedisini kısırlaştırdım gibi aptalca çümleler kurmayın.



Biraz düşünün, düşünün ve hissedin bir canlının annelik duygusunu tadamayacağı zamanki acısını.Buna hakkınız var mı? Kendinizi ne kadar da önemli görüyorsunuz. O kadar önemli ki bir canlının hayatı ve doğurganlığı üzerinde onun ne hissedeceğini düşünmeden yada haberi olmadan karar verecek kadar önemli.Bir şey söyleyeyim mi: Bu kadar önemli değilsiniz. Hiçbir insan da bu kadar önemli olamaz. Ne zaman bir insan önemli olur biliyor musunuz? İyi bir insan olduğu zaman,çevresindeki canlılara saygı ve sevgi gösterdiği zaman,bir canlının yaşamasına yardım ettiği zaman,yardım ettiği zaman.Kendi aptalca fikirlerine göre kısırlaştırdığı zaman değil.Nokta.

5 Ağustos 2008 Salı

En Son Aldığım Kitap



En son satın aldığım kitabın ismi Görünmeyen Ekonomist. Yazarı ise Tim Harford. Kitabın ismine bakıp sıkıcı bir kitap olduğunu düşünmeyin sakın. Zira arka kapağında kitabın düşündüğünüz gibi sıkıcı bir kitap olmadığı aksine ekonomiye canlı ve esprili bir giriş yaptığı ve akademik tekdüzelikten uzak olduğu vurgulanıyor. Beni buna inandıran, etkileyen,gülümseten ve içeriği dışında kitabı alma konusunda karar vermemi sağlayan kitabın giriş kısmındaki şu cümleler oldu:
“Bu kitabı satın aldığınız için teşekkür ederim, fakat siz de benim gibiyseniz bu kitabı satın almamışsınızdır. Onun yerine kitabevinin kafe bölümüne kitabı götürmüşsünüzdür ve paranıza değip değmeyeceğine karar verirken kapuçinonuzu keyifle yudumluyorsunuzdur.” İşte ben de kapuçino içme kısmı hariç aynen böyle yapıyordum ve bu cümleler beni yakaladı. Kitabın yazarı olan Tim Harford da Financial Times’da, Sevgili Ekonomist köşesinde ve görünmeyen ekonomist köşesinde yazmaktaymış. Bununla birlikte yine bu gazetede makaleleri yer almaktaymış. Kendisi daha önce Dünya Bankasında,Shell şirketinde görev yapmış. Ayrıca Oxford üniversitesinde ekonomi hocası olarak da görev yapmış. Yazdıklarının değerli ve önemli olduğunu düşünüyorum. Size de okumanızı tavsiye ederim. Ekonomistlerin dünyayı nasıl gördükleriyle ilgili olan bu kitap ile ilgili diğer bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Kitabı okurken yanında sütlü nescafe içmeyi düşünüyorum. Çok keyifli olacak. Kitabı bitirince diğer izlenimlerimi anlatırım.